6.12.2017

Sevgiyle Kal Sevgilim - Bir Kelebek Hikayesi' Tek parça

Bir Kelebek Hikayesi

  Hayata karşı hiçbir umudu kalmayan genç kadın, küçük mucizeler den medet ummayan başlar. Karşısına çıkan her şeyin artık bir mucizeye dönüşebileceğini ve onu tüm zorluklardan bir çırpıda çıkartıp hayal ettiği bir gerçeğin içerisine koyabileceğine inanır. Bunu yapabilecek tek bir kişi olabilir mesela, genç bir adam…
  Neden olmasın, bütün hayat seçimlerle alakalı değil midir zaten? Yaşadığımız tüm kötü olaylar geçmişte yaptığımız anlık bir kararın bedeli olabilir. Düşün, onu düşün bir saniye farkla yanından gelip geçen, varlığından bile haberdar olmadığın o kişiyi düşün… Neredesin gerçek aşk? Niye bu kadar geç kaldın?
  Yirmi altı yaşında genç bir kadın olan Tılsım, tüm geçmişini takip etmeye karar verir. Oysa ilkokul aşkı, en masum hayallerine renk veren Atom koskoca dediği 7 yılın sonunda bütün rüyalarını kabusa çevirdiğinde kendini kocaman bir boşlukta bulup bir daha asla toparlanamayacağını sanmıştı. Çocukluk yıllarını kaybetmenin yanında aşk acısı da neydi. Geçmişini kazanabilmek için kendini kanıtlamaya tüm bunlara sebep olduğuna inandığı hataları telafi etmeye hazırdı. Hiçbir zaman tam olarak beklediği ilgiyi bulamayan Tılsım, ilk aşkının evleneceği haberiyle bir kez daha yıkılmış, kendine yeni bir güvenli liman aramaya başlamıştı bile.

Onu ayakta tutabilecek güvenilirliğine inandığı bir o kadar agrasif tavırlarıyla dikkat çeken kumral uzun boylu bir genç adam onun tüm kalbini fethetmeye hazırdır. Bundan sonra ömrünü geçireceğine inandığı bu adamla evlenmeye karar verir. Mucizelere ihtiyacı yoktur artık. O hayal kurdurtmaz. Olabilecek her şey zaten onun içindir. En acı gerçekleriyle…
Hayal kurmamayı öğreten adam, bir gün kendi hayalleri için ihaneti seçer.

  İşte bu yüzden tüm geçmişe inat yeniden hayal kurmayı öğrenir. Ve yeniden aşık olabileceğine inandığı o bir gülümseme anın da kendine bir o kadar benzediğine inandığı biri çıkar karşına. Kader mi yoksa hiç mi?
Ne kadar da masum bir gülüş öyle… Gözlerin kalbinin aynası gibi. Neden daha önce karşılaşmadık ki?  Kendimi sende görebiliyorken, neden? Ama gerçek aşk olamazsın. İnancım yok hiç birine. Ama belki sen… İnandırabilirsin beni…
  Geçmişin umurumda degil. Her sabah günaydın desem, yüzün güler mi? Bana inan, Cenneti getireyim. Hiç olmadı birlikte tatile gideriz. Yeter ki sev beni. Güldün bak! Ben seni beklerim…
Bekle…

   Tılsım bir anda yıldırım gibi tepesine inen bu adama inanmaya hazırdır, ama arada görünen o kocaman bir çizgi bütün huzurunu kaçırır.. Hiçbir genç adam geçmişinden arınamamış bir kadını taşıyamaz. Ya daha önce ya daha sonra, uygunsuz bir zaman bu. Beklemeyeceğini biliyorum. Bundan sonrası kader veya şanstır. Ancak ikisinin de kendisinde olmadığına inanan Tılsım tüm kalbiyle bir mucize diler.

  "Uyan! Ne istediğine karar ver."
Tılsım hayal dünyasında olduğunu düşünerek oynamaya karar verir. Çünkü rüyaları onu hep güzel yerlere götürür.
 “Hıı hııı istiyorum… Offf! tamda ne güzel evlenme teklifi ediyordu. Oh misss, oluruz biz ya” diye yarı uykulu mırıldandı.
  Bir kız çocuğunun sesini duymuştu sanki. Görünürde kimse yoktu… Oda neydi, diye düşünerek kendine gelmeye çalışır halde yanında yatan kızının üzerini örtmeye çalıştı. Tedirginlikle etrafına baktı. Ve gece lambasını yaktı. Kafayı yiyorum galiba!

  “Henüz değil, madem istiyorsun. Git bul onu. İkna et. İkna olmazsa geriye dönemezsin. Merak etme döndüğünde kızın burada olacak çünkü o senin kaderin…” diye bir ses kulaklarında yankılanıyordu bu kez. Ne olduğunu anlayamayan Tılsım kulaklarını ellerinin içiyle tıkadı. Boşlukta sallanmaya başlamıştı sanki. Geriye tek bir toz zerreciği bile kalmadıgını hissedemiyordu. O an hiç bir yerini kıpırdatamadığını fark etti. Hastalık gibi birşeydi bu. Göğüsünde bir yanma hissederek kendine geldiğinde, gözünü aralayıp etrafta bakmayı denedi.  Burasi bir okulun bahçesine benziyordu. Zorla ayağa kalkmaya çalışarak kendini toparladı.

 Bu nasıl olur? Okulum… dedi şaşkınlıkla. İyide bu, ben hala, olamaz, hala aynı görünüyorum, diye söylendi kendini inceledikten sonra. Beline kadar uzanan dalgalı karamel rengi saçlarını geriye doğru atmaya çalışarak okulun kapısına pencerelerine doğru baktı. Görünürde kimse yok gibiydi. Bu kılıkta ben bu okulda ne yapabilirim ki düşündü. Ayağındaki topuklu ayakkabılar, yüksek bel pantolon ve pantolonun içine sokulmuş ince bir buliz. Daha kadınsı olamazdı!

 İçeri girip okulun bilgilerine baktığında,  Yıl 2007 ve tam on yıl geride olduğunu gördü.. Saat 10:30 kesişim noktası bu olmalı. Tamda tahmin ettiğim gibi. Okulu bıraktığım yıl!
Yani Yıldırım’ın okula kayıt olduğu yıl! Diye düşünerek koridorlarda hızla ilerledi. Bu kez koşuyordu, Yıldırım diye bagırmaya başladı. Yavaş yavaş sınıflardan çıkan öğrenciler şaşkınlıkla bu genç kadına bakıp deli herhalde diye konuşmaya başlamışlar.

   O sırada bir patırtı koptu ve gülüşmeler eşliğinde Tılsım yüz üstü yere çakıldı.  Tanrım yine mi ben! Bi kız seni arıyor galiba bir gidip baksan iyi olur, diye bir ses işitti. Tepesine biri dikilmiş yardımcı olmaya çalışıyordu. Ve "beni mi arıyorsun?" diye sordu birisi. Yüzü utançtan kıpkırmızı kesilmiş Tılsım, yüzüne gelen saçlarını geriye atmaya çalışarak çocuğun yüzüne bakmaya çalıştı. Bu 19 yaşlarındaki Yıldırım dı... Şükür seni buldum diye gülümsedi.
  Çocuk kızı yerden kaldırmaya çalışırken “beni niye arıyorsun? Sen kimsin diye sordu?”
Anlam veremez bir ifade vardı artık suratında. Ve gözüyle kızı inceliyordu.
  Sana söylemem gereken çok önemli şeyler var, ama burada değil diyerek çocuğun kolundan tutup hızla koridorun sonundaki pencere önüne doğru çekti. Burada onları kimse duyamazdı.


  Biliyorum delice gelecek, bana inanmayacaksın. Hatta ben bile inanamıyorum ama inanmak zorundasın. Çünkü bana yardım etmen gerekiyor…. Sıkı dur ben gelecekten geliyorum.!
  Yıldırım ne demek istediğini anlamadığı bu yabancının yüzüne boş boş baktı. Ve güldü…
 Çok komik. Şaka filan mı? Kim gönderdi seni. Yaaa bi gidin işinize diyerek hızla arkasını dönüp uzaklaştı.

  “Hayır! Yıldırım… gitme…” diyen Tılsım, arkasından derin bir iç çekti. Nasılsa kolay olmayacağını biliyordu. Bir anda böyle bir saçmalığa inanmasını bekleyemezdi. Ne yapabilirim diye düşünürken arkasından bakıp kaldı ve yarı üzgün halde onun gözden kayboluşunu izledi. O sırada üzerine doğru çığlık atarak koşan kızı fark etti. Hızla üzerine doğru atlayıp, boynuna sarılarak “ayyyyy Tılsımım gelmiş” diye bağırıyordu. “Tanıyamadım seni kızımmm! Bu kim diye bakıyordum. Sonra ben şok! Ne kadar değişmişsin, hep farklı bi tarzsın ya. Ay bakimmm! Biraz kadınsı olmuşsun sanki ama… Bu saç rengi inanılmaz. Hani hep Gothic kalacaktın. Ayyy Atoş beğenmedi mi yoksa. Kıyamadın dimi çocuğa çıktın geldin. Kıyamammm aşıklar sizi. Hadi gidip onu bulalım” diyerek kolundan çekiştirdi.
Ya sen biraz kilo mu almışsın?

“Doğumdan sonra tabii olabilir” diyerek kendine bakan Tılsım’ın kalp atışı yükseldi. Şakaaaa….
“Yaaa hep şakacısın zaten. Valla sen gideli söyleyim hiçç tadımız kalamadı. Sıradan oldu bu okul. Dersler çok sakin, bu sene ben bile çalışıyorum öyle düşün. O kadar yaniii. Ayy bu pantolonla da 90’lardaki kadınlara benzemişsin. Hadi sınıfa çıkalım” diye tek kelime ettirmeden yürümeye devam etti.

Tılsım hala gözleriyle Yıldırımı arıyordu. Mavi ne söylerse söylesin  bu hallerine alışıktı zaten. Bir zamanlar, birbirlerinden hiç bir şeyini esirgeyen, tüm sırlarını bilen çok sıkı arkadaştılar.
  Tılsım yıllar sonra Mavi’yi görmenin aynı sırayı paylaşmanın mutluluğunu yaşamıştı o an. Ve onu ne kadar çok özlediğini fark etti. Sarılarak öptü. 
  “Ayyy canım arkadaşım bende seni özledim” dedi Mavi.

  Mavi okulun belki de en güzel kızıydı. Mavi iri gözleri her zaman dikkat çeker. Orta boylu zayıf ince narin yapısıyla yıllar sonra bile her zaman aynı güzelliğini korumayı başarmıştı.
Tılsım Mavi ile olan arkadaşlığını bitirdiği o günü hatırlıyordu. Kuaförlük okulunun ilk yılında Mavi Tılsım’dan saçlarını değiştirmesini istemiş. Beğenmediği için bütün gece boyunca ağlamıştı. Tılsım rengin ışıklardan farklı göründüğünü gün ışığında gerçek rengini görebileceğini söylese de, bir türlü ikna etmeyi başaramamıştı. Mavi iyice ileri giderek “Senden kuaför olmaz! Hatta sen beni kıskanıyorsun ya, çirkinleştirmek için uğraştın dimi. Kendine gelince her zaman farklı saç ve stillerde dolaşabiliyorsun. Ama bana gelince rezil ettin maffettin saçlarımı. Ben bu saçla insan içine nasıl çıkacağım” diye o an ağzına gelen bütün hakaretleri sıralamıştı..

 Tılsım o saçlarını yolup sokaklara dökülmemek için tek kelime etmemiş, sabah olunca sessizce gitmesine izin vermişti. Sonraki günler “ben nasıl böyle düşündüm, herkes çok beğendi” diye övgüler yağdırıp af dilese de Tılsım onu hiçbir zaman tam olarak affedebilmiş değildi. Arada görüşselerde, eski dostluklarının tadı yoktu.

Sevdiğim insanlar nasıl bir anda bu kadar acımazsız olabiliyor diye düşündü.  Bu çok zalimce, hiç tanımıyormuş gibi, sıradan biriymiş gibi davranılmak.
  “Tılsım… hişt daldın. Niye bana öyle bakıyorsun?”
  “Yok bir şey… Sadece düşündüm de bence sen hiç saçlarının rengiyle oynama. Her halinle güzelsin zaten. Ama böyle daha güzelsin.”
  “Ayy canım arkadaşım benim, teşekkür ederim” diyip kocaman ağzıyla tüm dişlerini gösterecek şekilde sırıttı. Sonunda yanağına kocaman bir öpücük kondurmuştu bile.

   O sırada Tılsım’ın gözüne kara tahta takıldı. Küçük bir detay hatırlamıştı. Hemen üst katta çıkarak sınıflardan birine girdi. Burası eski sınıfıydı. Kara tahtanın arkasına bakıp, tahtayı yavaşça öne doğru çekti. Şak diye bir sesle arkasından telli büyük boy bir defter düştü. Bu Tılsım’ın yıl boyu yazı ve resim çalışmalarını yaptığı bir defterdi. Tüm yıl sadece o defteri kullanmıştı. İçerisin de ne olduğunu hatırlamaya çalışarak göz attı. Mavi onu oraya ne zaman soktun diye şaşkınlıkla sordu.. Her tarafında Atom var, hiiih patlamasın!

  “Komikti”

  “Teşekkür ederim, senin kadar olmasa da elimden geldiğince espirütiel olmaya çalışıyorum.”
  “Bu defter sende kalsın” dedi Tılsım defteri Mavi’nin eline tutuşturarak. Benim gitmem gerekiyor diyerek arkasını dönmek üzereyken ekledi. “Birde ona söyle, kaybolduğunu düşündüğü her neyse işte. Benim çaldığımı. Hatta annesi öldüğünde, tüm sınıfın cenazede olmasını fırsat bilip sınıf listesini benim aldığımı da… Çok ciddiyim kendini bu işe karıştırma sakın. Resimlerin hepsini ben aldım! Bundan sonra hakkımda ne isterse düşünmekte özgür…”
  “Artık sevmiyor musun? İnanamıyorum sana…”
  “Hiçbir zaman onun karşısında dürüst olabilecek kadar bi olgunluğa erişemedim. Hepsi bu..”

  Okul bahçesinde Yıldırımı bir kızla konuşurken gören Tılsım yanlarına yavaşça sokulur. Arkadan hızlıca yanağına bir öpücük konduran Tılsım, canım bu kızda kim diye dalga geçersine sordu…
Kız ağzı açık kalmış bir şekilde ne olduğunu anlayamadan kıskançlıkla bu kadar şerefsiz olamazsın, aynı anda birçok kızı idare eder demişlerdi de inanmamıştım doğruymuş! Allah senin ….. versin! Diye bagırdı. Ağlayarak  hızla oradan uzaklaşan kızın arkasından koşan Yıldırım’a “sana göre birisi değildi zaten” diye de ekledi Tılsım. Bu durumdan büyük bir keyif almıştı. Saçlarına yapışmadıgı için şanslı olduğunu düşündü.

    Gururla merdivenlere doğru dönüp baktığında sarışın ela gözlü, birisiyle göz göze gelip, tanımaz umuduyla görmezden gelmeye çalıştı.  Bu kişi Atom du, gerisin geri indiği merdivenden hemen karşısına dikilmişti bile. Birkaç saniye, belki birkaç dakika süren bir sessizliğin ardından Atom dövecek gibi bir ifadeyle baktığı gözlerini Tılsım'ın üzerinden çekip konuştu.  “Ne bu şimdi? Ne yapmaya çalışıyorsun?” dedi sitem edercesine.

   “Anlamadım?”

   “Önce değişik bir kılıkta görüyorum seni, saçma sapan tipler. Sonra benden seni yiyecek mişim gibi gördüğün yerde kaçıyorsun. Şimdi de bu şekilde. Sen çok değiştin ya.. anlamıyorum ben seni. Bu şekilde beni kendinden soğutmaya filan mı çalışıyorsun? Ben sana bir şey mi yaptım, ne oldu da her şey bir anda değişti bu kadar? Okulu bıraktın hadi en son benim haberim oldu.. neyse dedim. Mesaj atıyorum, mail atıyorum, mesenger da zaten yoksun. Neden ya neden senin derdin ne! Ben seni üzecek hiç bir şey yapmamaya hep dikkat ettim!”

  “Atom.. açıklayabilirim aslında ama bilmiyorum. Üzgünüm gerçekten”

  Üzgün müsün dedi dalga geçer bir ifade ve ses tonuyla. Seni hiç bu kadar komik görmemiştim. Baya şakacı çıktın. Üzgünsün demek! Ben sana söyledim, bir gün beni sevmeyeceksin dedim.
  Atom tüm isyanın da haklıydı. Bu kadar üzüleceğini asla düşünmeden hareket etmiş, onu sevmesine rağmen sadece biraz ara vermek istemişti. Çünkü ona karşı ne kadar denese de yakın olmayı başaramıyordu. Bu konuda hiçbir zaman derdini anlatamamıştı ona. Şimdi yine kaçmalıydı! Yıldırım öfkeyle üzerine doğru geliyordu.
  “Sen hep böylesin işte! Kaç Tılsım nereye kadar kaçacaksan kaç…” derken arkasından bir çocuğun onu kovaladığını fark ederek. Uzaktan durumu anlamaya çalıştı.

   Yıldırım okulun arka bahçesinde kimseyi göremeyince kendi kendine söylenerek dönmeye karar vermişken, Tılsım’ın bina arasındaki boşlukta olabileceğini o an düşünemedi. Ve Bingo! “Sen ne yaptığını zannediyorsun! Şakamı bu… Senin derdin ne benimle acaba? Senin yüzünden kız arkadaşım beni terk etti!”

 “Daha iyi ya yenisini bulabilirsin bence.”
 “Sen manyaksın!”
 “Evet, tam on yıl sonrasından gelen bir manyak. Biliyorum inanılır gibi değil. Ama senin için geldim. Bana yardım…”
 “Yine aynı saçmalık! Kimsin sen ya! Kimsin! Hayatıma neden müdahale ediyorsun! Niye ben!” kaşlarını çatıp açıkla diye bağırdı.
“Evet, cevabın yok mu?”
“Biz evliyiz, yani gelecekte. Ben seni seviyorum.”
“Böyle bir deliliğe inanmamı bekleme.” derken kollarını iki yana açıp, arkasını döndü. 10 yıl diyor birde, diyerek söylendiğini duyabiliyordu. Ama ne olduğunu bilmediği bu yabancının peşini bırakmaya hiç niyeti yoktu.
 Tılsım arkasından koşarak onu inandırmaya çalışırcasına anlattı.
“Arabaları seviyorsun”
“Bunu bilmeyen yok.”
“Bilgisayar oyunlarını da, hatta futbol, modifiye. Gelecekte birden fazla iş yapabilirsin”
“Gerçekten çok ilgili bir eşsin. Kim anlattı sana bunları?”
Tılsım hala arkasından koşmaya devam ederken, Yıldırım arada bir duraksayıp cevap verme gereği duydu.
“Peşimi bırak.”
“Gidecek yerim yok!” diyen Tılsım’a duraksayarak baktı. Ardından üzerine doğru yürüyüp yüzüne pür dikkat bakarak söyledi. Bana ne bundan…
“Gidecek hiçbir yerim yok diyorum. Beni sokakta mı bırakacaksın. Eşini! Sen bana inanmazsan geleceğe dönemem. Tek şansım sensin.”
“Haaa, tamam o zaman. Ne yapmamı istiyorsun?”
“Beni bul.”
“Beni bulda ne demek? Oyun mu oynuyorsun.” Dedikten sonra, Yıldırım hışımla yola fırladı.
“Eve yürüyerek gitmeyi düşünmüyorsun inşallah, ben o kadar yürüyebileceğimi sanmıyorum!” karşı kaldırıma sesleniyordu. Bekler misin …
“Evimi nereden biliyorsun???” Yıldırım bu kez şaşırmıştı. Evini pek kimse bilmezdi. Buna pek gerek olunmazdı aslında.
“Sen söyledin. Yıllarca aynı yerde yaşamışız, ama hiç karşılaşmadık. Zaten biz neden bu kadar geç tanıştık ki….”
“Git gide ilginç bir hale geliyorsun, ama madem benimle evime geleceksin, sen bilirsin. Düşündüm de senin yerinde hangi kız evime gelmek istese kabul ederdim” diyerek imalı bir bakış attı.
  “Pekala Yıldırım Efendi beni bu şekilde vazgeçiremezsin.”
Yıldırım gülümsedi. “Şu hale bak neredeyse sana inanacağım.”
  
Yıldırım zorda olsa eve gizlice Tılsım’ı almayı başarmıştı. Daha ailesinin böyle bir şeye ne tepki vereceklerini bile kestiremiyordu. Hemen odasının kapısını kilitledi. Tılsım’ın ayakkabılarını çıkartıp bir kenara atması, yatağına uzanmasındaki inanılmaz rahatlığa hayretle baktı. Sanki uzun zamandır gerçekten tanışıyor gibiydiler.

 “Ayakta kaldın otursana” dedi Tılsım.
 “Yok ben böyle iyim de…” Tılsım lafını keserek hemen araya girme gereği hissetti. Ve konuşurken oturma pozisyonuna geçerek bağdaş kurmuş. Gözüyle etrafı inceliyordu. Gayet temiz ıvır zıvır olmayan bir odaydı burası. “Şey, 30 yaşın inanılmaz yakışıklı. Yani pek bi fark olduğunu söyleyemem aslında ama, bıyıkların…”
“Bıyık?”
“26 yaşındayım ben bu arada, sen benden iki yaş büyüksün sadece ama ben 30 yaşın sana pek bir fark getireceğini düşünmüyorum açıkcası… Acıktım.”
“Tamam ben sana yiyecek bir şeyler hazırlayacağım, sakın kıpırdama.”
“Birde kıyafet rica edecektim.”
Yıldırım duraksadı, bunu neden yapmam gerekiyor bilmiyorum ama yapmak zorundaymışım gibi hissediyorum diye söylenerek dolaptan eşortman takımlarından birini çekip Tılsım’a uzattı.
 “Bana bakmak zorundasın çünkü ben senin eşinim”
“Adını bile bilmiyorum!”
“Tılsım”
“Tılsım, Tılsım. Başımın belası Tılsım.” Diye söylenerek odadan çıktı. Elinde sandviç ve içeceklerle girmişti.  Hala yatakta oturan Tılsım’ın karşına bilgisayar sandalyesini çekip oturan Yıldırım ekmeğinden kocaman bir ısırık aldıktan sonra “Beni biraz anlatsana, nasıl bir eşim mesela” dedi.
 Hakkında pek bir şey bilmediğini fark eden Tılsım ne söyleyeceğini bilemiyordu. Hemen ağzını doldurup konuşmamaya çalışan Tılsım, pek kendinden bahsetmeyi, bahsedilmeyi sevmiyorsun aslında diyebildi.

  “Huy mu değiştirdim acaba...”

  “Bilmem belki ama çok iyi bir babasın. Senden daha iyisi olamazdı herhalde…”

 “Ona hiç şüphe yok!” dedi heyecanla ağzındaki lokmayı yutmaya çalışırken. Çocuklar benim canım, çok seviyorum onları gerçekten. Tılsım sahi mi diye mutluluktan yerinden sıçradı. Bu konuda dürüst davranmıştı demek ki. Ekmeğini bitirmiş, niye bu kadar şaşırdın anlamadım doğrusu diyerek ayağa kalktı. O sırada kapı çaldı. Gelen annesiydi.
 “Oğlum iyi misin içeriden sesler duydum sanki?”
 “Yatagın altına gir! Yok yok yoganın, çamaşırlarını al. Çabuk, çabuk… Yok bir şey anne müzik dinliyordum, kulaklık takılı. Biraz fazla bağırmış olabilirim.” Pekala öyle olsun dedikten sonra içeri girmekten vazgeçmişti.

 Yıldırım, evliliğin nasıl bir şey olduğunu, birlikte neler yaptıklarını, nasıl yaşadıklarını bütün gece merak etti durdu. Çünkü Tılsım’ın hayal dünyasından uydurduğu aslında birlikte yapmak istediği şeyleri anlatmasından keyif almıştı. Yalanda olsa inanmak istiyordu ona, çünkü o farklı biriydi. Gerçekten hayallerinin kadını da olabilirdi kim bilir…

  Sabah telefonun alarmı çaldığında Yıldırım gözlerini açamaz halde telefonun ekranına bakmaya çalıştı. Kendini yorgun ve karmaşık hissediyordu. Acayip bir rüya gördüm herhalde diye düşünerek elini arkasına attığı an Tılsım’ın orada yanında olduğunu fark etti. Hemen panikle toparlanıp kızın duvara dönük yüzüne baktı. Hala uyuyordu. Aklına gelen şey olmuş olamazdı değil mi? Hemen yorganı aralayıp içine doğru baktı. Hayır, olmuş olamaz. Zaten olsa hatırlarım hiç kaçmaz diye düşündü. Emin misin? Tabii canım. Tabii tabii. O sırada Tılsım uyanmış Yıldırım’ın yüzündeki anlamsız ifadeden ne düşündüğünü anlamıştı.
  “Dün gece harikaydın.”
  “Neee, ben neden hatırlamıyorum. Ne gülüyorsun?!”
  “Saçmalama yerde üşümüşsün, bende sesine uyandım. Kıyamadım yanımda yatmana izin verdim sadece.”
  “Haaa iyi o zaman, teşekkür ederim üşütmeme izin vermediğin için. Ben gidiyorum”
 “Nereye?”
 “Nereye olabilir?”
 “Gitmesen… Konuşalım”
 “Gitmem gerekiyor, unuttun mu zaten iki yıl ara vermiştim. Gelince konuşalım, artık ne yapacaksak. Sakın kaybolma, dikkat çekecek bir şey yapma. Erken gelmeye çalışacağım. ”

  Tılsım üzülerek arkasından gidişini seyir etti. Belki de kendisini kandırıyordu bu böyle olacak bir şey değildi. Yıldırım’ın gidişini pencereden görebiliyordu. Bir süre ne yapabileceğini düşündü. Ve etrafı karıştırıp hakkında daha fazla bilgi edinmeye karar verdi. Ama bu böyle olabilecek gibi bir şey değildi. Olmayınca olmuyordu demek ki. Gelecekte birlikte hiç vakit geçirmemişlerdi. Bu yüzden, çok üzgünüm dikkatini çekebilmek için sana yalan söyledim diye mırıldandı. En sonunda kapüşonlu ceketiyle kendini gizleyip odadan çıktı. O arada kız kardeşinin spor ayakkabılarından birini giymesinin bir sakıncası yoktu herhalde.

    Gidebileceği en iyi yer kendi eviydi. Görmek istiyordu sadece, orada mıydı? Evin karşında çalıların arasına girip bir süre izlemeye koyuldu. Ölen köpeğinin ona doğru dönmüş havlamalarıyla bile huzurluydu o an.

   İtinayla düzleştirilmiş uzun siyah saçlarıyla bir kız belirdi. Köpeğinin orada neye havladığını anlamaya çalışıyor gibiydi. Muhtemelen de öyleydi. Hayvanların tek bir noktaya bakıp kudurmaları her zaman ilgi uyandırmıştır. Piercinglerin parıltısı ta buradan gözlerimi alıyor, hayır ne gerek vardı ki, tam bir ergenmişsin. Her dönem ayrı dert, ondan sonra bir mucize bekliyorsun. Neler kaçırdığını bir bilsen. Gözlerin hep Atom’u arıyor. Ama merak etme ödeştiniz, seni çok güzel terk etti. Tam olacağına inandığın anda…  Bunları düşünürken gözünden bir damla yaş süzüldü. Bu uğurda tüm saçlarını heba ettiğini hatırladı. Sonra tüm hayatı değişmişti ama tarih kendini yine tekrar etti. Her iki ilişkinin başlangıç ve bitiş arasında 7 yıl vardı.
  Bu yüzden burada olduğunu hatırladı.  Geriye hiç birinden iz bırakmamalıydı.

   O arada Yıldırım eve gelmiş, deliler gibi her yer de onu arıyordu. Nereye gitmiş olabilirdi. Bilemezdi, daha kim olduğunu bile bilmiyordu. Kimsin nereden geldin nere gittin lütfen dön diye sayıklayarak çaresizce evin önünde beklemeye başladı. Avucunda sıkıca bir kolye tutuyordu. Sinirlenmeye başladı kendine, salaksın işte nasıl böyle birine inanmak istersin ki! Dönmeyecek, dönmeyecek, dönmeyecek…

  “Döndüm. Benim tek adresim sensin”

  Yıldırım ani bir refleksle yerinden fırlayıp sıkıca Tılsım’a sarıldı. Tılsım2ın yüzünde küçük bir tebessüm oluşturdu bu durum. Kalbinin sesini duyabiliyordu.

  “Neredeydin?”

  “Eski beni görmeye gittim.”

  “Tamam hemen söyle yerini, gidip bulayım onu.”

  “Bu şekilde olmaz. Pat diye çıkamazsın zaten. Ayrıca o şuan gözü kimseyi görmeyecek kadar aşık. Yavaş yavaş sızmalısın hayatıma.”

   Tılsım tüm doğruları anlatması gerektiğini düşünerek, deniz kenarına doğru yürümek istedi. Yıldırım bunca yalanı kaldıracak biri değildi. Ama bir an önce tüm gerçekleri anlatıp eve dönmesi gerekiyordu.

  “Anlamıyorum! Gerçekten anlamıyorum. Önce gelecekten geliyorum senin eşinim diyorsun. Geçmişte birini seviyordum. Onun yüzünden bir başkasıyla evlenmek mantıklı gelmişti ama hata yapmışım. O kişi sen değilsin diyorsun. Ben neyim o zaman!”

  “Hiç kimse… Sadece yanlış zamanda yanlış yerde tanışmış olabiliriz. Eğer sen beni o kişiden önce bulmuş olsaydın ben seni seçmiş olacaktım.” Yıldırım oturduğu şezlongun üzerinde başını tamamen önüne eymiş sadece dinleyip, bu durum karşısında verecek bir cevap bulamıyordu.
  “Yüzüme bak. Ben şuan da seni seviyorum. Hepsi bu! Kızımın damarında senin kanının akmasını yeğlerdim…”
  Uzun bir sessizliğin ardından Yıldırım sordu; “peki biz seninle nasıl tanıştık?” Tılsım bu soruya anlam veremez gibi gözükse de bu sorunun cevabını biliyordu ve şimdi parçalar tek tek yerine oturuyordu. Sen beni buldun!

  “Yıldırım sen harikasın! Bunu nasıl düşünemedim tabii yaaa… Facebook!”
“Facebook mu? Oda ne?”

“Şuan bunun hiçbir önemi yok.” Dedi Tılsım heyecanla. “Beni tekrar bulacaksın. Ama bu kez mesengerdan. Sana olabilecek bütün adresleri yazacağım. Sadece ne olursa olsun pes etme. Bana kendini inandır. Gelecekte ne dediysen aynısını söyleyeceksin…”
 Yıldırım ne söylemiş olabilirim ki diye düşündü.

“Beni tanıdığını söyledin. Bense, hayır beni tanımıyorsun dedim. Israr ettin. Aynı lisede olduğumuzu söyleyen de sendin. Ben o yıl okuldan ayrılmıştım dediğimde, inanamadın. Sen beni gördün evet. Arkadaşlarımı görmeye geldiğimde görmüş olabileceğini söylemiştim. Böylelikle tanışmış olduk. Yine aynısı olacak!”
  
 Gece yarısı olmuş, Yıldırım ve Tılsım yine aynı odada ne olacağını bilemez halde bekliyorlardı. Bir şeyler eksik sanki, neden hala buradayım diye cevap alamayacağını bilerek sordu Yıldırım’a.
 “Bilmiyorum, tek bildiğim şuanda ömrümü burada seninle tüketebileceğim. Alıştım galiba…”
  Buğulanan cama kalp ve Yıldırım’ın baş harfini çizen Tılsım vazgeçmezsin değil mi dedi. Yıldırım düşünüyordu eksik olan bir şeyler olabilirdi.
  “Hiç yüzleştin mi onunla”
  “Kiminle?”
  “Seni şu hamile bırakıp, neyse işte söylettirme bana. Hatırladıkça sinirim bozuluyor”
  “Hayır, buna gerek yok bence. Zaten beni tanımıyor şuan, ben onu 2010 da tanımıştım…”
 “Beni de tanımıyordun ama şuan buradasın. Onunla halletmen gereken bir şeydir bu belki. Belki sen hala onu seviyorsundur. Kafan karışmıştır…”
“Kes şunu! Yine aynı şeyi yapıyorsun. Sevmiyorum! Sana çocuk gibi görünüyor olabilirim ama duygularımdan emin olmayacak kadar gerizekalı biri değilim!”
 “Sabah ilk iş onu bulacağız!”
 “Buna gerek yok!”
 “Neden bu kadar rahatsız oluyorsun o zaman!”

  Sabah erkenden okuduğu okula gidip beklediler, Tılsım bu durumdan hiç hoşnut değildi ama büyük ihtimalle onun orada olmadığını biliyordu. Düşündüğü gibi de oldu, kimse öyle birini tanımıyor gibiydi. Belki de o okula hiç gelmemişti. Hatta inşallah tepetaklak düşmüştü bir yere. Yıldırım’a göre tek çare yaşadığı yere gidip nerede olabileceğini öğrenmekti. Olabildiğince çok kişiye sordular, herkes tanıyordu ama kimse nerede olabileceğini bilmiyordu. Tılsım Yıldırım’a belli etmemeye çalışsa da bu köydeki insanlar eşinin akrabalarıydı. Ve neredeyse hiç birini bir gün olsun sevememişti. Çünkü kimse kimseye dost değildi. 

   Yıldırım boş boş gezmelerinden şüphe etmeye başladı. Ona göre Tılsım bir şeyler biliyor ve söylemiyordu.
  “Sen bence nerede olduğunu biliyorsun. Bir düşün istersen” dedi.
   “Yıllar önce Kavgacı bir kızın tüm köyde onu aradığından herkese sorduğundan bahsetmişti. Kim olduğunu bilmiyordu. Şuan o kişi ben oluyorsam. Mesleğin ilk yılları olması gerekiyor. Yani bu yere en yakın Alışveriş Merkezinde. Deli Kuaförün asistanı olabilir…”
  “Biliyordun ve söylemedin. Aferin!”
  “Şuan aklıma geldi…” diyerek arkasından koştuğu Yıldırım’ın elini tuttu. Amacı sadece onu biraz yumuşatmaktı. İşe yaradı da.


  Alışveriş merkezine girer girmez binanın orta tarafında kalan Kuaför salonunu fark ettiler. Köşede oturup telefonuyla oynayan ince uzun boylu çocuk o olabilirdi. Saçları uzundu. Tılsım bu halini gerçekte hiç görmemişti. Çünkü her zaman saçlarını makineyle keser, bu şekilde ciddi olduğunu düşünürdü.

 Tamam gördüğümüze göre artık gidebiliriz diyen Tılsım gerisin geri dönmeye çalışken Yıldırım onu kolundan yakalamıştı.
“Konuşacak bir şeyin olmayabilir evet. Ama yüz yüze geleceksin.”
“Saçmalıyorsun, kolumu bırak!”
“Neden bu kadar korkuyorsun o zaman.”
“O benim canımı yaktı. Sen olsan ne yapardın. Sana acı veren birini görsen, sen rahatsız olmaz mıydın?! Sen olsan ne yapardın! O benim eski sevgilim değil, bitti gitti diyerek olmuyor o işler. Ne kadar uzak olsam yine karşımda yine karşımda! Paçamı tam olarak kurtaramıyorum işte… Bu yüzden buradayım. Hayatımın sonuna kadar adını duyup rahatsız olmaktansa hiç tanımamış olmak istiyorum.”
“Bu şekilde kaçarak olmaz. Gelecekte yine karşına çıkarsa. O zaman gidip onun azgını burnunu kırayım ki, bu yüzü unutamasın! İyi izle.” diye sinirle kafasını kaldırıp karşıya baktı.

 O sırada Kavgacı bir sorun mu var diyerek Tılsım’ın arkasına dikilmişti bile. Yine kahramanlık ediyordu. Kendisi hiçbir kıza eziyet etmemiş gibi yine başkasının ilişkisine burnunu sokuyordu. Aslında söylenebilecek çok ağır sözleri olan Tılsım derin bir nefes alıp arkasına baktı. O anda yüz yüze gelip birbirlerine baktılar. Yine oluyordu, birkaç saniye beklide birkaç dakika. Kırk yıldır tanımıştık hissi. Bu his daha ilk buluşmalarında onlara evlilik kararı getirmişti. Demek ki yalandı.

  Kavgacı “ben seni nereden tanıyorum” diye sordu. Yıldırım ben sana nereden tanığını hatırlatırım diyerek üzerine yürüdü. Tılsım Yıldırım’ı sıkıca tutunca Yıldırım daha da sinirlendi.

  “Yanındaki kızamı lan artisliğin!”
  “Kavgacı yeter! Bıktım senin gereksiz kahramanlıklarından. Defol git!” diye bağıran Tılsım’ın karşında Kavgacı neye uğradığını şaşırmıştı.

“Yıldırım lütfen dönelim, onun sorunu ben ya da başkası değil! Kendisiyle. Annesi bile tanımazlıktan geldi. Ben cevabımı aldım. Geçmişinde ne hayır varda, geleceği olsun.”
 Artık ikisinin de pes etmeye niyeti yoktu. Kavgacı’ya yıllarca boşuna Kavgacı dememişti zaten. Onu ilgilendirmese de her olaya karışırdı.

 İkisinin arasına girmiş bağırırken nefes nefese çalıların içinde yuvarlanarak kendine geldi Tılsım. Güneşin ışıkları gözünü alıyor etrafı bir türlü göremiyordu. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, korkmuş gibiydi. Eli istemsizce gögüs kafesine gitti. Parmaklarıyla boynunu yokladı. Kolyem… Yok! Lütfen buralarda bir yerde olmuş ol diye hışımla dönerek çalıların arasını yoklamaya başladı. O Yıldırım’ın görünce sana benzettim diyerek verdiği denizyıldızı kolyesiydi. Yoktu gitmişti. Belki de olmayacak bir hayale inandırmıştı Tılsım kendisini. Ne olursa olsun kaderine boyun eğmelimiydi? Belki de Yıldırım onu hiçbir zaman sevmemişti. Vazgeçti, yoktu işte gitmişti. Yavaşça ayağa kalkıp koşmaya başladı. Evin bahçesinden hızla evin içine daldı.

  “Çağrı! Çağrı nerede?”

 Annesi anlam veremez bir ifadeyle yüzüne bakıp, iyi misin diye sordu.
 Baba oğul sabah erkenden Banka’ya gittiler unuttun mu yoksa? Sana sürpriz yapacaklarmış artık neyse…

  O sırada iki yaşındaki küçük kız koşarak gelip annesine sarıldı. O çok şükür Çağrı buradasın.
Aylin annen kafayı bir yere çarpmış, yuvarlanmış, üstü başı toz içinde zaten!”
“Aylin mi?”
 Bu Atom’un ölen annesinin adıydı. Koşarak çatı katındaki odasına çıktı. Eşyalar farklıydı. Oda da asılı duran büyük tablo gözüne çarptı. İnanılır gibi değildi…
Aşağıdan gelen sesle kendine gelip. Tekrar koşarak salona indi. Gözlerine inanmalı mıydı? Yoksa hala rüyada mı?

“Hayatım sen iyi misin? Hasta gibi görünüyorsun.”

“iyim. Sadece biraz şaşkınım”

“Haa şu sürpriz meselesi. Seni çocukluğumuzun geçtiği bir yere götüreceğim… Herkes orada olacak. Tahmin etmeye çalışma bilemezsin.”


Şuan 27 sayfalık bir kitap okumuş oldunuz.
Teşekkür ederim.

'En Çok Okunanlar